1. Meşrutiyet dönemi | ders notları
 
 
Bu ders notunda
1. Meşrutiyet dönemi
konusu anlatılmaktadır.

I. MEŞRUTİYET DÖNEMİ’NDE SİYASET

Osmanlı son döneminin iki meşrutiyetini de ilan etmiş olan II. Abdülhamid’in tah­ta çıkışı, 19.yy. sonlarına ve dolayısıyla da Osmanlı Devleti’nin çöküş ve parçalan­ma sürecine denk gelmiş olup, gerek siyasi ve askerî gerekse de ekonomik prob­lemler had safhaya ulaşmış durumdaydı. Tanzimat ve Islahat Fermanları ile gelen uygulamalar, Batılı devletler tarafından siyasi ve dinî amaçlı baskı aracı olarak kul­lanılmaya başlandığı için halkın büyük ekseriyetini teşkil etmekte olan MüslümanTürk unsur aleyhine bir şekil almış ve tepki toplamaya başlamıştır. Buna ilaveten Tanzimat’la başlamış olan kalkınma projelerinden istenilen sonuçlar alınamamış, terakki kavramı yerine “ittihat” kavramı kabul görmeye başlamıştır. Avrupa endüs­trisinin rekabeti karşısında yerli sanayinin çökmesi, yönetimde meydana gelen de­ğişiklikler ve Osmanlı coğrafyasının sürekli parçalanması ve işgallere maruz kal­ması Müslüman halk arasında ittihat kavramını terakkinin önüne geçiren unsur ol­muştur. Bunun yansımaları da farklı alanlarda ve farklı uygulamalarla tesirini gös­termeye başlamıştır.

1876 yılında ilan edilen Kanuni Esasi ile Osmanlı Devleti, İslam Dinini resmi din olarak kabul etmiştir (11. madde). Yine bu dönemde, okullara din dersleri ko­nulurken, hükümdara da “ahkâmı şer’iye”yi yürütme görevi verilmiştir (7. mad­de). Ayrıca Şeyhülislam devlet örgütü içerisine alınmış (27. madde), Adli yasama kurumlarının yanında şer’i mahkemelere de yer verilmiştir (87. madde). Bunların yanı sıra Ayan Meclisine İslami ilkelere aykırı yasaların reddedileceği maddesi ko­nulmuş (64. madde) ve ayrıca padişah İslam’ın koruyucusu olarak kabul edilmiştir (4. madde).

Aynı dönem içerisinde aydın ve devlet adamları arasında Osmanlıcılığın yanı sı­ra İslamcılık politikasının da taraftar bulmaya başladığı görülmektedir.1881′in baş­larında Sultan II. Abdülhamid’e İslamcılık görüşünü savunan çok sayıda rapor su­nulmaya başlanmıştır. Bunlar arasında dinin tüm Müslüman ülkeler için bağlayıcı olması ve halifeliğin yeri vurgulanmaktaydı.

İslamcılık politikasının gelişiminde, Osmanlı Devleti’nin iç bünyesinde meyda­na gelen bu gelişmelerin yanı sıra Batılı devletlerin takip etmiş oldukları emperya­list politikalar da tesirli olmuştur. Batılı devletlerin sömürge esaslı politikaları sonu­cunda Cezayir, Kırım, Kıbrıs, Tunus ve Mısır gibi önemli topraklar kaybedilmiştir. Ülkenin iç bünyesinde de Devletin hakimi millet konumundan, horlanan ve azın­lıklardan da aşağı bir duruma düşürüldüğüne inanan Müslüman halkın tepkileri, basın ve aydınların da yardımlarıyla şekillenmeye başlamıştır. Bu durumu güçlen­diren bir diğer unsur da ekonomik alandaki gerilemelerdir. Bu süreç, 1870′lerin başından itibaren de siyasi bir fikir akımı hâline gelmeye başlamıştır. Yani II. Abdülhamid’in tahta çıkışından itibaren İslamcılık politikasının takibine imkân vere­cek ölçüde psikolojik ve fikri potansiyel büyük ölçüde hazır duruma gelmiştir,

II. Abdülhamid Dönemi’nde iç ve dış gelişmelerin yönlendirdiği bu politikanın temelini yalnız Osmanlı Devleti’ne değil, İslam dünyasının genelinde hakim olan olumsuz şartlar belirlemiştir. Aslında, Batı’nın yükselişi, İslam dünyasının ise hisse­dilir bir şekilde gerilemeye başlamasının görüldüğü 19.yy. ortalarından itibaren Müslüman ülkelerde umut arayan gözler doğal olarak Hilafet merkezine çevrilmiş­tir. 1882 yılında (Hicretin 14.yy.) II. Abdülhamid, İslam dünyasının halifesi olarak birçok ülkeden tebrik telgrafı alırken, İran, Fas ve birkaç küçük İslam devleti dı­şında İslam dünyası Avrupa hâkimiyeti altına girmiş durumdadır. Yani İslam birli­ği (İttihadıı İslam) duygusu bir ihtiyaç hâline dönüşmüştür. Üstelik dünya siyase­tinde de yeni değişimler söz konusu olup Osmanlı Devleti’ni yakından ilgilendirmektedir.1876′da Kanuni Esasi’nin ilanı sonrasında, Osmanlı Devleti’ni himaye edeceğine inanılan İngiltere, Süveyş kanalına hakim olmasının ardından Osmanlı Devleti’nin devamını sağlamak şeklindeki geleneksel politikasına son vermiştir. Bu da Osmanlı Devleti’nin kaderini temelden etkilemiştir. Rusya ve İngiltere arasında bir süre boşlukta kalan II. Abdülhamid, çözümü Avrupa Devletleri arasında denge politikası takip etmekte bulmuştur. Bu politikanın takip edilmesi, Osmanlı halkının yanı sıra İslam dünyasına da Osmanlı Devleti’nin Avrupa’dan bağımsız politika ta­kip ettiği görüntüsünü vermiştir. II. Abdülhamid’in aynı zamanda hem ülke içinde hem de ülke dışında Müslüman dindar bir halife portresi çizmesi, Müslüman halk arasındaki sevgi ve saygısını artırırken Batılı devletlerde de halifelik güç ve yetki­sinin Müslümanlar üzerinde çok güçlü olduğu inancının yaygınlaşmasına zemin hazırlamıştır. Devletin yıllardır içinde bulunduğu İslami gelenek de bu durumu güçlendirip meşrulaştırmıştır.

II. Abdülhamid İslamcılık politikasını takip ederek hem devlet içinde hem de Müslüman dünyasında saygınlık ve güç kazandığını düşünerek, politikalarını bu zemin üzerinden geliştirmeye başlamıştır. Hükümetin desteğinde olan birçok ga­zete ve dergi de İslamcı politikalarını desteklemektedir. Söz konusu basınyayın organlarında bu süreçte yer alan yazıların amacı öncelikle Araplar, Arnavutlar ve sair Türk olmayan Müslümanların sadakatini kazanmak ve daha sonra da başta Hindistan olmak üzere Müslümanların yoğun olarak yaşadıkları bölgelerden siyasi ve maddi destek temin ederek gelecekte de Osmanlı Devleti ile birlikte hareket et­melerini sağlamaktır.

İslamcılık fikrini savunan devlet adamlarının başında aynı zamanda bir tarihçi olan Cevdet Paşa ve Şirvanîzade Rüştü Paşa bulunmaktadır. İslamcılığı savunan­ların ortak düşünceleri Osmanlı Devleti’nin Tanzimat’la birlikte kültürel benliğini kaybetmeye başlamış olduğu düşüncesinden hareketle, Tanzimat’ın gizli olarak inkâr ettiğini düşündükleri “şeriatın değerlerini” tekrar Osmanlı toplumuna kazan­dırmak gerektiğidir. II. Abdülhamid açısından bu politikaya bakıldığında ise dev­letin diğer unsurlarını da yok saymadan siyasi, sosyal ve ekonomik şartlara uygun olarak İslami duyguların ön plana çıkarıldığı ve de İslami müesseselerin kuvvet­lenmesine ve yaygınlaşmasına özel bir gayret gösterilerek dış siyasette İslam’a belirleyicici bir rol vermenin amaçlanmış olduğu görülecektir. Bu sırada Osmanlıcı­lık ve Türkçülük zeminli uygulamalar da tamamen terk edilmiş değildir. Tabii ki bütün bu çabaların temelinde yatan düşünce, her şeyden önce “devletin nasıl kur­tarılacağıdır”.

Bu açıklamalar ışığında II. Abdülhamid’in İslamcılık politikasının iç politika ka­dar dış politikaya da yönelik olduğunu söylemek mümkündür. Burada Osmanlı yönetiminin elindeki dinî makamların önemini öncelikle İngiltere ve Fransa gibi Batılı devletlerin kullandığını söylemeliyiz. Fransa Sultan Abdülmecid’ten Orta Afrika’daki misyonerlerinin Müslüman kabileler tarafından öldürülmemesi için yar­dım istemişti. İngiltere de özellikle 187778 Osmanlı Rus Harbinde, II. Abdülhamid’e, Rusya dâhilindeki Müslümanlar ve Afgan kralı üzerindeki halifelik nüfuzu­nu kullanmasını telkin ve tavsiye etmiştir. Ancak, 187778 Harbi’nden sonra politi­ka değiştirip Mısır ve Kıbrıs’ı ele geçirdikten sonra dinî unsurların kendisine karşı kullanılmasından endişe etmiştir. Zira II. Abdülhamid’in de karşılık olarak İngilte­re’nin sömürgelerindeki Müslümanlar üzerinde hilafet gücünü kullanma ihtimali­nin bulunduğunu görmüştür. Bu sebeple de daha önceden desteklemiş olduğu bu düşünceden rahatsız olduğu gibi karşı tedbirler almaya çalışmıştır.

 

II. Abdülhamid Devri İslamcılık politikasını bu bilgiler ışığında üç ana hedef et­rafında özetlemek mümkündür. Bunlardan biri, Osmanlı Müslüman tebaasını “İslam” bayrağı altında toplamak iken ikincisi de dış ülke Müslümanlarının Halife­lik makamı etrafında toplanmasını temin ederek mevcut problemlerin çözümünde karşılıklı destek ve yardımın teminidir. Osmanlı belgelerinden ortaya çıkan üçün­cü bir amacın daha olduğu söylenebilir ki o da Sünnilik ile Şiilik arasında bir ya­kınlaşma ve birlik meydana getirerek yine Orta Doğu’daki İngiliz planlarını sonuç­suz bırakma ve bu hususta Hindistan fiiilerinin de siyasi desteğini temin etmektir. Ancak Sünnifiii işbirliği süreci İran Şahının gelişmeleri kendi aleyhine bir plan ola­rak algılaması ve de karşı tedbir olarak Ermeni ayrılıkçı hareketini desteklemesi se­bebiyle sonuçsuz kalmıştır.

II. Abdülhamid’in politikaları, bu amaçları itibarıyla da ne Panslavizme karşı bir politikadır ne bütün dünya Müslümanlarını siyasi bir iktidar çerçevesinde birleştir­meye dönük bir hayalidir, ne de Pancermenizme benzemektedir. Son derece ger­çekçi bir politikacı olan II. Abdülhamid’in İslamcılığı, o günün şartları çerçevesin­de Arap yarımadası, Mısır, Suriye ve Yemen’deki Arap milliyetçi akımlarına karşı geliştirilmiş olan birleştirici bir siyasi akımdır.

Bu hedef dışındaki bölgelerde takip edilen İslamcılık politikasının ana hedefi Osmanlı Devleti dışındaki büyük İslam dünyasında Osmanlı hilafetinin saygınlığı­nı güçlendirmeye yöneliktir ki bunun sonucunda da karşılıklı bir işbirliği ve des­tek söz konusu olabilecektir. II. Abdülhamid Dönemi’nde “İslamcılık”, politikası çerçevesinde Arap şeyhlerinin ödüllendirilmesi ve sürre alaylarına eskisine oranla daha çok önem verilmesi, Afrika Tarikatlarına itibar edilmesi gibi uygulamalar, bu politika doğrultusunda gerçekleştirilmiştir. 1878 Berlin Anlaşması’nı müteakiben Osmanlı Devleti sınırları dâhilinde gayrimüslimlerin oranı yüzde yirmiye inmiştir. Balkanlar dışında, Batı Anadolu’da 3 milyon kadar Rum, çoğunluğu Doğu Anado­lu da dahil olmak üzere bütün ülke genelinde 1 buçuk milyon kadar Ermeni var­dır; bir de az sayıda Arap Hristiyanları bulunmaktadır. Bu durumda Osmanlıcılık politikasının takibinin imkânı ve devlet açısından da fayda sağlayıcı özelliği önem­li ölçüde azalmıştı.

Böyle bir zeminde II. Abdülhamid, devletin diğer unsurlarını yok saymadan, si­yasi sosyal ve ekonomik şartlara uygun olarak İslami duyguları beslemek, ön pla­na çıkarmak amacına dönük politika takip etmiştir. Bunu yaparken de İslam mü­esseselerinin kuvvetlenmesine ve yaygınlaşmasına özel bir gayret göstererek, iç ve dış siyasette İslam’a belirleyici bir rol vermek amacını gerçekleştirmeye çalışmıştır. Elbette ki bütün bu çabaların temelinde ana amaç Osmanlı Devleti’ni çöküşten kurtarabilmektir.

II. Abdülhamid Dönemi’nde gerek Osmanlı gerekse de İslam coğrafyası gene­linde İslamcı politikaların istenilen ölçüde başarılı olduğunu söylemek mümkün olmamakla birlikte, ciddi bir Osmanlı ve halife sevgisinin oluşmuş olduğu tespit edilebilmektedir. Zira bu politikanın sonuçları daha sonra başta Balkan Savaşı ol­mak üzere I. Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı’nda İslam dünyasının maddi ve mane­vi desteği olarak somut bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Bu düşünce ve duyguların toplumsal zeminde güç kazanmasında, İslam coğ­rafyasının büyük ekseriyetinin sömürgeleştirilmesi ve de ekonomik olarak geri kalmasının yanı sıra 19.yy. sonlarından itibaren kitle iletişim ve ulaşım araçlarının gelişmesi ciddi olarak tesirli olmuştur. 19. yüzyıl bir iletişim ve ulaşım devrimi ol­muş, küresel bir değişim yaşanmaya başlanmıştır. Buharlı gemilerin, demiryolları­nın ve telgraf hatlarının yaygınlaşmasının doğal bir sonucu olan hızlı bir küresel­leşme sürecidir bu. II. Abdülhamid, iktidarının ilk günlerinden itibaren bu tekno­lojik gelişmelere ciddi destek vermiştir. İlk telgraf hattı 1855′te Kırım Savaşı sıra­sında açılmış olmasına rağmen, sadece II. Abdülhamid Dönemi’nde 30 bin km’den fazla telgraf hattı çekilmiştir. Bu hatlar, Hicaz’dan Yemen’e kadar uzanmakta olup, hilafet merkezi Ege ve Akdeniz’deki adalara kadar telgraf hatlarıyla bağlanmıştır, Mors işaretleri seri bir şekilde Türkçeye uygulanmış, en son model telgraf makine­leri getirtilerek, telgrafçılık öğrenimi için Fransa’ya öğrenciler gönderilmiş, kurslar açılmıştır,

2. Abdülhamid, iktidarının ilk günlerinden itibaren bu teknolojik gelişmelere ciddi destek vermiştir. ilk telgraf hattı 1855′te Kırım Savaşı sırasında açılmış olmasına rağmen, sadece II. Abdülhamid dönemi’nde 30 bin km’den fazla telgraf hattı çekilmiştir. Bu hatlar, Hicaz’dan Yemen’e kadar uzanmakta olup, hilafet merkezi Ege ve Akdeniz’deki adalara ka­dar telgraf hatlarıyla bağlanmıştır. Mors işaretleri seri bir şekilde Türkçeye uygulanmış, en son model telgraf makineleri getirtilerek telgrafçılık öğrenimi için Fransa’ya öğrenciler gönderilmiş, kurslar açılmıştır.

Merkezî devlet gücünün temininde son derece önemli olan ulaşım ve haberleş­menin ikinci kısmının telgraf hatları ile gerçekleştiğini söylemek mümkündür, Böylece, Osmanlı Devleti yol ve demir yollarının inşası ile gidemediği yerlere ka­dar telgraf hatlarını ulaştıran ilk ülke olmuştur. Ancak II. Abdülhamid iktidarının güçlenmesine vasıta olarak düşünülmüş olan telgraf, onun yıkılışına da yardım eden araç olacaktır.

II. Abdülhamid Dönemi’nde Bombay’dan çekilen telgraf İstanbul’da; İstan­bul’dan çekilen telgraf Kazan’da okunmaya başlamıştır. İslamcı dayanışma fikirle­ri, projeler ve haberler telgraf sayesinde hızlı bir şekilde takip edilmeye başlandığı için paralel bir şekilde İslamcılık politikası da giderek güç kazanmaya ve kabul görmeye başlamıştır. Telgraf devrimi bütün dünya için, ama özellikle de İslam dünyası için bu sebeple çok önemli olmuştur. Sömürge hâlindeki veya bağımsız Müslümanlar dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar telgraf sayesinde haberleşerek birbirlerinden haberdar olmuşlardır. O dönemin İstanbul gazeteleri bu şekilde et­kili olmuşlar, hem Londra parlamentosundaki bütün tartışmaları yayınlarken hem de Kaşgar’dan, Kalküta’dan, Bombay’dan, Güney Afrika’dan, Cezayir’den gönderi­len telgrafları yayınlayarak bütün Batı, Türk ve İslam dünyasından haberdar olun­masını temin etmişlerdir.

Kitle iletişim araçlarının yaygın olarak kullanılmasının diğer bir etkisi de dergi ve gazeteler aracılığıyla kamuoyu denen olgunun ortaya çıkmasıdır. 1860′ lardan itibaren gazeteler büyük bir etkiye sahip olmuşlardır. Gazete beş bin gibi düşük bir rakamda satmasına rağmen, Yemen’deki bir kahvehanede de Kırım’da da kısa za­man farklılıkları ile aynı yorum ve haberler okunmakta ve etkili olmaktadır. İnsan­lar birbirinden haberdar olmaya başlamışlardır. Dönemin gazetelerinde o dönem itibarıyla son derece ilgi çekici ve alanında ilk olan yazı dizileri yayınlanmaya baş­lamıştır “…Türkistan nasıl bir yerdir, Çin Müslümanları ne yapar, Japonya nasıl bir yerdir, Güney Afrika Müslümanlarının durumu nedir, Malezya’da, Endonezya’da o zamanki adıyla Açe ve Sumatra’da Müslümanlar ne yapıyor…?”Böylece müthiş bir haberleşme ağı ortaya çıkmış ve Osmanlı aydınları İslam dünyasını tanımaya başlarken İslam dünyası da Osmanlıyı tartışmaya ve tanımaya başlamıştır. Bu du­rum aynı zamanda Türkçülük akımının da güçlenmesine vesile olmaktadır.

İslam dünyasındaki tesanüt duygusunun ortaya çıkmasında ve İslamcılığın ge­lişiminde tarikatların da müthiş bir tesiri olmuştur. O dönemde ulusdevlet sınır­ları olmadığı için Türkistan’dan kalkan bir derviş Anadolu’da nüfuz alanı bulabil­mektedir. Tarikatların ağları çok geniş olup İstanbul mutlaka uğranılan bir mer­kez olma özelliğine sahiptir. Bu dervişler İstanbul’a bilgi getirdikleri gibi, buradan aldıkları bilgiyi de İslam dünyasının her yerinde uğradıkları tekkelerde paylaş­maktadır. Bunun sonucunda da İstanbul’un İslam dünyasının merkezi ve Osman­lı Devleti’nin de İslam dünyasının hamisi olduğu olgusu giderek güç kazanmaya başlamıştır.

Haberleşmenin kolaylaşmasının sonucunda Afrika’nın Fransızlar tarafından iş­gal edilmesi ve sömürgecilik politikaları uygulamaları Osmanlı toplumunu yakın­dan ilgilendirmeye başlamış ve bunun sonucunda da II. Abdülhamid Afrika’yla il­gilenmeye başlamıştır. Bu sebeple günümüzde bazı tarihçiler bu bölgede, bazı yer­lerde İslamiyet’in yaygınlaşmasını Abdülhamid ile ilişkilendirmektedirler. Gerçek­ten de o süreçte II. Abdülhamid tarafından Çad Müslümanları arasında Osmanlı Devleti’nin ve de hilafetin etkisini artırıcı çalışmalar yapılmış, Cezayir’in Fransızlar tarafından işgal edilmesi, İslami tepkilere sebep olmuştur. 1881 yılında Fransa’nın Tunus’u işgali İstanbul tarafından tepkiyle karşılanırken Kuzey Afrika Müslüman­larının II. Abdülhamid’e daha fazla sempati duymasına vesile olmuştur.

II. Abdülhamid yaptığı girişimlerle Avrupa devletleri nezdinde hem Fransa’ya karşı muhalefet oluşturmaya çalışırken, ülke içinde de direnişi desteklemeye de­vam etmiştir. Kuzey Afrika’daki bu işgalleri engellemek amacıyla İstanbul’da Vakit ve Arapça el Cevaib gazeteleri çıkarılmaya başlanmıştır. Bu gazetelerde sık sık “Sultan, İslam ‘ı müdafaa etmek için kanının son damlasına kadar ve hazinesinin son kuruşuna kadar harcamaya hazırdır” sözü tekrarlanarak İslam dünyasında bölünmelere ve guruplara ayrılmaya son verilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Ancak bu çabalar, Tunus’un Fransızlar tarafından işgalini engelleyememiştir. Aynı süreç­te İngiltere de Mısır’a girmiştir. Osmanlı kamuoyunda büyük tepkilerle karşılanan bu işgal sonucunda, Müslümanların Batı’ya karşı olan tepkileri artarken, İslam dünyasında Batılı devletlere karşı birlikte olmak ve karşı koymak düşüncesi daha da önem kazanmaya başlamıştır.

II. Abdülhamid sadece Müslüman dünyası ile değil, iktidarı süresince Batı’ya al­ternatif olacak Japonya gibi ülkelerle de yakın siyasi ve kültürel ilişki kurmaya ça­ba sarf etmiştir. Osmanlı okul gemisi Ertuğrul’un ziyaret amacıyla Japonya’ya gön­derilmesi Müslüman topluluklar içinde Japon tarzı ilerleme anlayışına bir ilgi oldu­ğunu göstermektedir. Ertuğrul gemisi 18881889′da, Süveyş Kanalı yoluyla Aden, Bombay, Seylan, Singapur, Saigon ve Hong Kong’a gitmiştir, Bölge Müslümanları ile gemi görevlileri ve mürettebatının birlikte camide namaz kılarak dua etmeleri ve her Cuma namazında SultanHalifenin adının zikredilmesi büyük ilgi ve heye­can uyandırmıştır.

II. Abdülhamid Dönemi’nde Avrupa ülkeleriyle de yakın ilişkiler kurulmuştur. Bu süreçteki Almanya-Osmanlı yakınlaşması dikkat çekici olup birçok öğrenci öğ­renim görmek üzere Almanya’ya gönderilmiştir.

Bütün bu gelişmeler Osmanlı Devleti yöneticilerini özelde Anadolu, genelde ise hâkimiyetleri altındaki bütün İslam coğrafyası ile daha yakından ilgilenmeye teşvik etmiştir. Daha önceki yıllarda Balkanlar’a yapılan yatırımlar, Anadolu’ya da yönlendirilmeye başlanmıştır. Ülke nüfusunun yüzde 80′i olan Müslüman halkını, sosyal ve ekonomik olarak kalkındırmak amacıyla Anadolu demir yolu, köprüler, okul, kütüphane, hastane vb. imar faaliyetleri ile donatılırken, diğer yandan da si­yasi ve de ideolojik olarak halkı eğitmek için eğitim çalışmalarına hız verilmiştir. 1880′lerde başlanan bu çalışma, aslında Müslüman milletin inşası olup, sonuçları daha sonra yalnız modern Türkiye’yi değil, modern Orta Doğu’yu da derinden et­kileyecektir.

Aöf Konu Özetleri KPSS tarih Lise Tarih Tarih ders notları içerisindeki bu ders notu 54 defa okundu.
Etiketler: , , , , , ,
«